8 Mayıs 2018 Salı

FUAT YEŞİLKAYA 'KIRILMA'


                                                       KIRILMA 

  Atatürk ilkelerinden dönüş sürecinin yaygın bir kanı olarak 1950’de başladığı zannedilir. Ancak İsmet İnönü’nün 1938-1950 yılları arasında “Milli Şef” olarak geniş iktidar yetkileri ile sürdürdüğü yönetim, asıl ödünlerin verildiği ve Atatürkçü politikaların terk edildiği dönem olmuştur.
                   Emperyalizme yanaşma, İngiltere ve Fransa ile üçlü ittifak…
  Atatürk’ün ölümünden yalnızca 6 ay sonra Türkiye, 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran 1939’da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza attı. Deklarasyona göre taraflar “Akdeniz bölgesinde savaşa yol açabilecek bir saldırı halinde, etkin bir biçimde işbirliği yapmayı” kabul ettiler. Türk Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu İngiltere Büyükelçisine antlaşmalarla ilgili olarak “Türkiye’nin bütün nüfuzunu Batı ülkeleri hizmetine verdiğini” söylemişti.!!
Üçlü İttifak antlaşması İngiltere ve Fransa ile imzalanan deklarasyonlar 19 Ekim 1939 tarihinde “Üçlü İttifak Antlaşması” haline getirildi. Antlaşmanın yapıldığı tarihte II. Dünya Savaşı sürmektedir. Böylece Türkiye Kemalist politikalardan ilk ödünü Atatürk’ün üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyaset konusunda vermiş ve batı ile “bağımlılık ilişkisi doğuracak antlaşmalara” imza koymuştur; hem de ölümünden yalnızca 6 ay sonra…
Anlaşma yapılan İngiltere daha 15 yıl önce “Türkiye’yi yok etmeye kararlı olduğunu, Türklerin vahşi talancılar olduğunu ve Anadolu’dan uzaklaştırılacaklarını” söylüyor ve 1930 yılına kadar süren Kürt ayaklanmalarının hemen tümünü kışkırtıyordu. Tevfik Rüştü Aras’ın yerine Dışişleri Bakanı olan Şükrü Saracoğlu’nun imzaladığı Üçlü İttifak Antlaşması’na ilk tepki Almanya’dan geldi ve Hitler Türkiye’yi “ikinci derecede işgal
edilecek ülkeler” grubuna soktu. Türkiye’nin tarafsızlık politikasından uzaklaşmasına     Almanya’nın ardından Balkan Devletleri ve Rusya tepki gösterdi. Özellikle Türkiye ve Rusya artık birbirlerine karşı “öncelikli tehdit” oluşturan iki ülke haline gelmişlerdi. Gazi’nin dış politika uygulamaları her yerde sekteye uğratılmıştı.
24 Ekim 1945’de kurulan BM’ye girildi.

'KIRILMA' FUAT YEŞİLKAYA 


 •14 Şubat 1947’de Dünya Bankasına girildi.
 •11 Mart 1947’de İMF’ ye katılındı.
 •22 Nisan 1947’de Truman Doktrini kabul edildi.
 •04 Temmuz 1948’de Marshall Yardım Planı kabul edildi.
     İşte teslim anlaşmamız.
  Türkiye'de demiryolu yerine karayolu taşımacılığının tercih edilmesinin, ABD'nin yaptığı Marshall yardımının bir koşulu olduğunu, 1950 yılında ulaşımdaki %50 oranına sahip demiryolu taşımacılığının, 2003 yılında % 5’ e düştüğünü, Türkiye'de % 95 olan kara yolu taşımacılığının payının; ABD'de % 43 olduğunu, Şimdilerde kimseler bilmez.
Petrol savaşları hala neden devam ediyor dersek ? Bizim gibi pazarlar var oldukça devam edeceğinden.. !
  1926 yılına dönersek,
Kayseri Uçak Fabrikası Resmen Açıldı. 1926 yılında 120 Alman ve 50 Türk’ten oluşan ekip fabrikayı üretim için kurmuş ve dönemin Milli savunma Bakanı Recep Peker kuruluşundan iki sene sonra açılışını yapmıştır.
1930’da Fabrika Milli Savunma Bakanlığı’na devredilmiştir. Fabrika sonradan Hava Müfettişliği’nin emrine verildi.
1932 yılına kadar burada 15 adet Junkers A-20 imal edildi. 1932’ den sonra ilk anlaşma Amerikan Curtis-Wright grubuyla yapıldı. Anlaşmada Curtis’den avcı, yolcu ve Fledgling uçakları alınması planlandı. Bununla beraber Curtis-Wright uçaklarının montajının Kayseri’de yapılmasına karar verildi. Bu anlaşma sonrasında yapılan anlaşmalarla fabrika, II. Dünya Savaşı’na kadar içlerinde Alman Gotha 145, İngiliz Miles - Magister gibi uçaklarında bulunduğu 112 adet uçak imal etti.
1939’da fabrikanın uçak üretim, bakım ve revizyon hakkı Türk Hava Kuvvetleri’ne verildi.
Amerikan Marshall yardımı sebebiyle uçak üretimi durduruldu, 1950’de Kayseri Hava İkmal ve Bakım Merkezi oldu.
FUAT YEŞİLKAYA 
 

1. Dünya Savaşının ve devamında 2. Dünya Savaşının temel nedeninin Petrol olduğu göz önüne alınırsa ve Petrol Savaşları günümüzde hala mevcut ise, Türkiye üzerinde oynanan oyunlara daha başka bir göz ile bakmak gerekir. Marshall Yardımı adı altında Türk sanayi ve Eğitim Sistemi üzerine konan ipotek (başka bir deyişle teslimiyet), hava ve demiryollarından vazgeçilerek petrol ve yan sanayi ürünlerinin tüketimine dayalı “Karayolu” nu ulaşımda ve sanayide kalkınma için temel araç olarak seçmemiz (ya da seçmeye teşvik edilmemiz), denizi doldurarak, Topkapı Sarayı Duvarları boyunca sahil yolları, Beşiktaş Bulvarı, daha sonraları Otoyol yapımı ve Demirel'in dediği “Demiryolları Komünist işidir” veciz sözü, ülkemizin nereden nereye geldiğinin çok açık bir ifadesidir.
Dikkat edilecek nokta ;Türkiye 15 Şubat 1952’de NATO’ya girdi. Herkes başvurunun DP iktidarı tarafından yapıldığını sanır, ancak Nato’ya giriş için başvuru 4 Mayıs 1950’de İnönü zamanında yapılmıştı.14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde DP iktidara geldiği için NATO’ya giriş şerefini(!) ise onlar yaşamıştır.
  Türkiye Milli şef İnönü zamanında ABD ile çeşitli konularda bir dizi ikili antlaşmalar imzaladı. Bunların içinde öyleleri vardı ki, değil bağımsız bir ülke bir sömürge bile bu antlaşmaları imzalamazdı.
  ABD ile yapılan ilk ikili antlaşma 23 Şubat 1945’de ki “Karşılıklı Yardım Antlaşması” Adı “Karşılıklı Yardım” olan bu antlaşmanın temel özelliği, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi, Türkiye’yi ağır yükümlülükler altına sokması ve hiçbir yükümlülük altına girmeyen ABD’nin haklarının korunmasıdır. Antlaşmanın 2.maddesi şöyledir: “T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD’ne temin edecektir.” Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan bir antlaşmada yer alması mümkün değildir. Türk Hükümeti ABD’ne hizmet sunmakla görevli olacak, bu görevin sınırı da belli olmayacak. Bu antlaşmanın birde 5.maddesi vardır ki : “Türkiye parasını ödemiş olsa da ABD Başkanı gerek görürse, aldığı malzemeleri geri vermeyi kabul etmiştir…” LEND LEASE antlaşması.
   İkinci antlaşma, 27 Şubat 1946’da yapılan bir kredi antlaşmasıdır.
•Bu antlaşmanın özü,dünyanın değişik yerlerinde ABD’nin elinde kalan ve ülkesine geri götürmesi pahalı olan eskimiş, bozuk savaş artığı malzemeyi satın alması koşuluyla Türkiye’ye 10 milyon dolar borç verilmesidir. Antlaşmanın II.bölüm 1.maddesi
şöyledir : “ABD Dış Tasfiye Komisyonu, Türk Hükümetine satacağı malzemelerin fiyatlarının, envanterini ve listelerini verecektir. Satış fiyatı ilgili mümessiller tarafından görüşülecektir.   Türk Hükümeti tarafından malzeme bulunduğu yerden ve bulunduğu gibi alınacaktır. Alınan malzemenin mülkiyeti Türkiye’ye geçmeyecektir. ABD Hükümeti alınan malzeme için herhangi bir teminat vermeyecektir.
•Bu ve önceki antlaşmada yer alan maddelerin ne anlama geldiğini Türkiye ve İnönü 1964 Johnson Mektubu ile öğrenecektir. LEND LEASE SETTLEMENT anlaşması.
27.12.1949’da imzalanan “Fulbright Antlaşması” “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Antlaşma…” Milli Eğitim’de 27 Aralık 1947′de imzalanan “Fulbright Antlaşması” ile oluşturulan komisyon T.C eğitim sistemini şekillendirmekte. Anlaşma gereği komisyonun başkanlığını ABD’nin Türkiye’deki Büyükelçisi yapmakta. Fulbright komisyonu, ilkokuldan İmam Hatip’e kadar, tüm eğitim müfredatını belirliyor. Yarısı ABD’lilerden oluşan komisyona ABD’nin Türkiye büyükelçisi başkanlık ediyordu. Bu antlaşma Türk Milli Eğitimine yön verecek iradeye, ABD’nin önce ortak edilmesi daha sonra belirleyici olmasını sağlayacak koşulları yaratan bir antlaşmadır.
    Antlaşmanın 1.maddesi; “Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu antlaşma ile belirlenen ve parası Türk   Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracaktır.”
Antlaşmanın en dikkat çekici 5.maddesi ise;
“Komisyon dördü T.C. Vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD’nin Türkiye’deki diplomatik misyon şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir…
    
    İsmet İnönü, 1963’te, Türkiye’yi ABD’nin yarı sömürgesi yapan bu durumu, şöyle açıklamıştı: “Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu ? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum sonucu bana gelmeden Washington’un haberi oluyor. Sonucu memurdan önce sefirden öğreniyorum.”demiştir.
   ABD ile Eğitim konusunda yapılan bu antlaşma Türk Milli Eğitimini ABD denetimine bırakan süreci başlatmıştır. “Yeni Dünya Düzeni” politikalarının bizim için öngördüğü “dinsel eğitim” yada “eğitimin dinselleştirilmesi” bu antlaşma ile büyük bir boyut ve ivme kazandı. Eğitim birliği “dini eğitimde birliğe” kaydı. Eğitimin bu günkü hali ise sanırım herkes tarafından bilinmektedir…
  Tarafsız kalma politikası yürüten Atatürk, sanayi devrimine geçişteki en önemli ve en kıymetli unsurun insan olduğunu bilmekte idi. Birey yetiştirmek, onun ilk hedefi idi. Bu nedenle Köy Enstitülerinin alt yapısını ,sistemini hazırlamıştı.. Köy Enstitüleri eğitim modeli, bireylere olayların farkına varabilme yetisi kazandırıyordu. Kendi bilincine varan, ülkesinin ve dünyanın değerlerinin farkına varır. Bu da yurttaşlık bilincini yaratır. 

        Fuat Yeşilkaya 

KENDİMİ YONTUYORUM 



Saygıdeğer arkadaşım Fuat Yeşilkaya'nın yazısına eklentilerim.

    Atatürk bilginin gücüne olduğu kadar, bilginin kullanımını da son derece önemli bularak Yurtdışından davet edilen bilim adamları ile bilimsel toplantılar yapmış ve sonucunda, yine Türk Kültürüne ve yapısına uygun olan yepyeni yegane program ortaya koymuş, bu çalışmasını öneri niteliğinde bilim zümresine iletmiştir. 
  Eğitim alanındaki en büyük özellik bireyin yaşantısı dahilinde kendini gerçekleştirmeye ve sürekli eğitim hakkına olanak sağlayacak düzeneğin sağlanmasıdır. Kemalist Kurumların hemen hepsinde başarı dahilinde yükselme söz konusudur. Temel eğitimde bu günkü gibi sınıflara ve belirlenmiş bir müfredatla değil ihtiyaç analizleri doğrultusunda uygulama ve varlık gereğinden ortaya çıkar. 
   O halde Sosyal Demokrasinin en üst gerekleri yerine getirilse bile; bir kişiyi sınırlandırılmış belli bir formatta eğitmenin 'O' kişinin eğitimine karşı ketleyici, sınırlayıcı görür ve  gelişmeyi ve yükselebildiği kadar yükselmeyi engeller. Bu gün Hayat Boyu öğrenmenin temelinde yine Atatürk'ün bu sağlam öngörüleri vardır. Uygulama ve program ile düzenlemeler yapıldığında yine kültürel yükselmeyi sağlayacak alt yapı olarak uhdemizde mevcuttur. İnsan kendini kendi sosyal,kültürel, ekonomik çevresinde var eder ve ihtiyaç duyduğu, yaşamında kullanabileceği bilgileri benimser.     Şimdi çocuklarımıza dayattığımız konserve hayatlar bu yüzden kalıplı ve yaşamsal değeri olmayan bilgilerdir. Atatürk'ün Eğitim anlayışından doğan KÖY ENSTÜTİLERİ bir anlamda dalından koparılan çiçeğin bir müddet yaşayarak etrafa güzel kokular saçmasından ibarettir. Daha sonra ki yazılarımızda göreceğiz ki, Atatürk Teknik Okullar ve alt yapısı için harkulade sistemler geliştirmiş yine Törenin ortaklaşma yönünü kullanarak birbirine yardım ettirmiş, birbirini gerçekleştirmiştir. 
Bu sistem bir kök gibi birbirinden ayrılmaz bir bütündür. 1939'dan sonra maruz kalınan tepeden inmeci yaklaşım bu 'Ulu' Çınarın köklerinden aldığı suyu kesmiş ve kuruma başlamıştır. Köy Enistitüleri bu ağaçtan alınan bir şıvgındır. Aşı bir müddet tuttu gibi görünse de köklerini aramış bulamamıştır. Bütün bunların yanında itiraf edilmesi gereken hala 'O' okulların yetiştirdiği öğretmenlerin, yetiştirdiği nesil ! 

                               

                                 AYAKTA DİMDİK DURMAKTADIR! 
                                           

                                 NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ! 

    KEMALİST MİNE BÜLBÜL              
KEMALİST EĞİTİM
    
      


















  NE MUTLU ATATÜRK YOLUNDAN YÜRÜYENE ! 

1 Mayıs 2017 Pazartesi

1 MAYIS TEŞVİŞİ, Kemalist "Uzman" Öğretmen: MİNE BÜLBÜL

1 MAYIS TEŞVİŞİ

KEMALİZM diğer doktrinlerden kökten farklıdır ve emperyalistler KEMALİZM i bizden iyi bildikleri halde bir doktrin olarak kabul etmezler. Oysa KEMALİZM yaşayan ve her gün kendi gerçeklerini dayatan uzaklaşıldıkça istikbali öldüren bilimsel, yerelden doğmasına karşın son derece evrensel temelleri olan  örgütsel sistemdir.

ATATÜRK'ümüzün hastalandığı günlerden başlayan Emperyallerin en ince detayına kadar analiz ettikleri, sonra da tike tike ayrıştırıp dosyalar halinde kendi paramızla önümüze koydukları normlardır. Bir tek farkla o da birleştirilemeyecek ve bir bütün haline getirmemizi engelleyecek düzen de, önümüze gelmesidir. Üstelik araçları da kendi ellerinde olmak kaydıyla.  Kemalizm in en büyük ayrıcalığı hiç bir şekilde sınıfsal bir ayırım içermemesidir. olanaklar çerçevesinde bulduğum bir gazete kupürü sunuyorum.
Toplum işçi memur vs diye  katmanlara bölümlere asla ayrılmaz, ayrılmamıştır. KEMALİZM de herkes mesleği içinde emekçi, üretici ve diğer meslek alanlarının da  tüketicisidir. Dolayısıyla bir örgü bütünleşme söz konusudur. Bu bütün sade toplumların işbölümü ve TÜRK TÖRESİ'nin de örgütlenme biçimidir. Türk'e ait olduğu kadar aynı zamanda da özgür ve kendi kaderini tayin etmeye hak kazanmış  bütün Milletlerinde evrenselleşmiş kuralıdır. İşbölümü beşeriyetin  gelişimini sağlamış adım adım daha iyi ve güzele doğru yol alarak günümüzdeki bilim ve sanatta erişebileceği noktaya gelmiştir. Daha ilerleyebilmek adına hala yol ve yön gösterici olmaya gayret eden Bilim ve Sanat İnsanları bu yüzden önce her zaman daha fazlayı arzu eden, yapılmayanları yapmaya çalışan görülmeyenlerle ilgilenen kişilerdir bu yönde emek harcarlar toplumun diğer bütünü ise onların bu ürettiklerinden faydalanarak öğrenerek üretimde nitelik ve niceliği artırır. Bir  fabrika çalışanının kendi çalıştığı bölümde daha iyi iş çıkarabilmesi için gerekli olan teknik öğrenme nasıl hayata geçer. Fabrikanın iyi üretim yapabilmesi için şimdiki durumda bir öğrenim şartı getirilir, en az lise mezunu, ilkokul mezunu gibi ancak işin getirdiği özel teknik bilgileri fabrikada hizmet içi eğitim olarak verebilirsiniz. Bu ihtiyaca göre bir eğitim olur .Memleketimizde sözünü ettiğimiz hizmet içi eğitimlerin de bir çoğunda esastan hatalar olmasını  görmezden gelerek, bir fabrika işçisi işe girdiği zamandan, emeklilik zamanına kadar aynı işte verimli çalışmaya yönelik olarak yapılandırılır ve hatta zorlanır. Hizmet etmeye belli bir noktada kalmaya neredeyse mecbur edilir. Bazı büyük firmaların veya AR-GE çalışmaları yüksek olanlar küçük detaylarda çalışanın katkı sunmasını onaylar prim ile ödüllendirir. Ancak o güzel tasarımları veya büyük icatlar ses getiren değişiklikler ancak bu konuda yüksek eğitim yapan AR-GE çalışanları tarafından yapılır. Böylelikle toplum sınıflara katmanlara otomatik olarak ayrılır. Oysa Kemalist Sistemde Sanat ve Bilim yine üretim mekanizmasının içinde yerini almış direk olarak üretimde kaliteyi ve miktarı artırmaya yönelik konumlandırılmıştır.örneğin Kozlu maden ocağının Bando takımı gibi. Şimdilerde Memleketimizde ise gazete köşelerinde eğitimleri olmadığı halde  icatlar tasarımlar yapan bir sürü ilginç yetenekli insana rastlarsınız. Bu insanlar gerçek Türk töresiyle büyümüş ve pratik ve gerçek araçlar üretmeyi başaran kişilerdir. Kemalizm'in gerçekliği de burada yatar. İçinden çıktığı toplumun yaşayış biçimi gerçekliği Kemalizm'in kuralları olmuş eğitim de üretim sisteminin içinde gerçek fırsatlar her an her yerde ulaşılabilir düzenekte yedirilmiştir. İş ne kadar küçük de olsa büyükte olsa çalışan her  fırsatta yükselebilir gösterebileceği ivme sürekli desteklenir. Sadece bir çiftçi anne babadan doğan kişi Ziraat Mühendisliğinin en yüksek kademelerine kadar eğitim alacak düzende tasarlanmıştır.Fırsatı her zaman  yanı başında bulur. Cumhuriyetin ilk on yılı bu düzende yürümüş, eksiklerine ve yoksulluğuna  rağmen dünyanın içine düştü ekonomik krizde bile büyük bir kalkınma hamlesi üretmiştir.
İşte biz de Kemalist  Sistem darp edildiğinden bu yana Avrupa'dan ihraç edilen SINIFSAL ÖRGÜTLENME biçimini servis eden,
kendi Milletimizin gerçeklerinden ilke ve felsefesinden uzaklaşmamızı sağlayan bizi köklerimizden toprağımızdan gerçek yaşam koşullarımızdan alıp sanal, gerçekçi olmayan bir dünya ya itmiştir. Bu gerçeklik duygusu ile dikte edilen sanal dünyada yıllardır gidip gelen gerçeği hiç bir yerde bulamayan kendinden ve kendi gerçeğinden habersiz vatandaşlar olarak yaşayışımızın sebeplerinden biride bu olmuştur.
1 Mayıs İşçi ve Emekçi olarak bayram edeceğimiz gün aslında kendi fermanımızı imzaladığımız gündür. Ve biz gerçeklerimizden uzaklaşmanın  bayramını yapıyoruz. KEMALİST SİTEMİN darp edilişinden bu yana meydanlarda birbirimize girip, birbirimizi yaralıyor gazlıyor jopluyor ve yok ediyoruz. Kemalizm'i ve sistemi çok iyi bilen ve ayrıştırıp ayrıştırıp dosyalar halinde bize geri satanlar  ''LOZAN da biz size demedik mi?'' diye ellerini oğuşturuyor olmalılar.
Ne yapmak gerek! o halde ne yapmalı? nasıl yapmalı?
Bu soruların cevabını Ulu önderimiz M. Kemal ATATÜRK  vermiş. Sadece bize doğru anlayabilmek ve doğru uygulayabilmek gibi bir sorumluluk düşüyor.
İlk önce kabul etmemiz gerekenin KEMALİZM den başka diğer doktrinlerin masa üstünde kağıtlarda yazıyla kalemle VAR EDİLDİĞİNİ kabul etmemiz gerektiğidir. Bu gün herkesin anlayabileceği ölçüde SAĞ yani kapitalist doktrinde, sol dediğimiz SOSYALİST doktrinde üretilmiştir.Yaşamsal gerçekliği yoktur insan doğasına uygun değildir. Bunu uygulama ile ilerleyişin sonuna gelindiğinde birbirine ne kadar benzediklerinden rahatça anlamak görmek mümkündür.Örneğin SOSYALİST doktrini benimseyen toplumda sanat eseri veren CENGİZ AYTMATOV dan işçi sınıfının yaşadığı sorunları kadınların maddi problemler yüzünden sevmedikleri kişiyle evlendiklerini satır aralarından seçmek ve bir sosyolojik tahlil yapmak hiç de zor değildir. Diğer sanat dallarından ve sanat eserlerinden de arandığında kolayca bulunacağı ortadadır. Kapitalist doktrinde durum belki de bir kat daha vahim daha acımasızdır ancak ikisinin de sonucu 3 aşağı beş yukarı aynıdır. Masa üzerinde kalem ve kağıtla yaratılan düzenlerin hepsi en nihayetinde EMPERYALİZM in hizmetkarı ve aracı olarak, dünyayı tek başına yönetmeye talip olanlar tarafından kullanılır. Cümleleri soyar iyice basitleştirirsek ister sağcı ister solcu olun hizmet ettiğiniz tek yer emperyalizmdir durum bu kadar açık ve nettir. Öyle ki çıkış noktası özgürlükler ülkesi diye nam yapmış ABD'nin  1886 da ki işçi hareketleri olmasına karşın bu gün geldiği nokta açık ve barizdir.
Meydanlara çıkıp işçi hakları diye yırtınan,dayak yiyen ölen  her kişi ve can aslında  sadece ATATÜRK'ümüzün nitelemesiyle teşviş edilmiş halktır,bu türlü gösteriler ve yürüyüşler pazarlık payından öteye gitmeyen nafile yaklaşımlardır. Biz meydanlarda harap oluruz işçiyi yapılandıran güya seçilen başkanlar ve patronlar pazarlığa girişir. Gerçek bir iyilik iyileşme onurlu bir yaşam hakkı getirmekten çok uzaktadır. Bu sanallığı rakamsal verilerle ortaya koymaya çalışırsak  gözümüze ilk  çocuk işçiliği çarpar.                  
Ülkemizde her yıl iki milyon çocuğumuz tarımsal alanda mevsimlik işçi, kentsel alanda çırak olarak yasa dışı son derece ağır koşullarda çalışıyor. 2012 de kayda geçen resmi verilere göre de 32 çocuğumuz yaşamını kaybetmiştir.
Üstelik Ulusal Egemenliğini Çocuklarına armağan eden bir Millet olmamıza karşın rakamlar korkunç seviyededir.          
Ve her geçen gün gelir dağılım homojenliğini kaybettiğinden çocuk işçi sayısında önemli artışlar yaşanmaktadır. Aşağıdaki gazete kupürü durumun ciddiyetini gözlerimizin önüne sermiştir.
Şubat 2014’de Halk haber tarafından yayınlanmış bir gazete kupürü
Sn Güngör Uras bir gazete haberinde ülkemizdeki çalışan sayısını 25,5 milyon olarak belirtmiş ve devamında işsizlik ve sendikalaşma oranlarını şöyle ifade etmiştir.
''Ülkemizde 25,5 milyon çalışan 2 milyon işsiz var. Çalışanların 8.2 milyonu kayıt dışı ve özel sektörde çalışıyor Kamuda çalışanların sayısı 3milyon 440 bin,bunların 2.8milyonu kadrolu kalanı sürekli veya geçici işçi statüsünde
Özel sektörde sendikalaşma olan işyerlerinde 12.2 milyon çalışan var bu işyerlerinde çalışanların yüzde 10.6'sı ,1.3 milyonu sendika üyesi Sendikaların bulunduğu kamu işyerlerinde sendikalaşma oranı yüzde 70 dolaylarında sendikalaşma olan kamu işyerlerinde  2.2 milyon çalışanın1.6 milyonu kamu sendikaları yesi .''
rakamsal verilerden görüldüğü üzere bu gömlek bize uymamaktadır . Ayrıca sendikaya bağlılığın getirdiği niteliksel faydayı ölçme ve değerlendirmeye alırsak ayazda kaldığımızı anlamak zor değildir.
Atatürk'ümüzün ölümünden bu yana emperyalizmin bizimle eski bir hesabı vardır. Bu hesabı inceden ve teferruatla devreye sokmuştur. İsyanlarımız ve haykırışlarımız teşviş edilerek giydirilen bu deli gömleği yırtılmaya parçalanmaya mahkumdur.Milletin feraseti  bunu eninde sonunda çözecektir.
KEMALİST'ler için;
1 MAYIS BAHAR BAYRAMIDIR
ve bu yazılar yerine, yürüyüşler gösteriler,yapılandırılmış sanal (teşvişli) nutuklar atanlar yerine, buralardan ün ve şan elde etmeye savaşanlar yerine, kendi yediğini içtiğini,giydiğini kendi üreten toplamda 'kendi kendine yeten' kişi ve aileler benden, bizden meydanlara çıkanlardan daha ANTİ-EMPERYALİST tir.
Töresince üreten güzel eller ve yürekler doğanın canlandığı üretime ve yeniden doğuşa geçtiği
'1 MAYIS BAHAR BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN'.

14 Nisan 2017 Cuma

"Efkârı Figanım" [[Atatürk’ümüzün Başkanlık Sistemine verdiği cevaplardan biri]], Kemalist, Uzman Öğretmen: Mine BÜLBÜL

Efkârı Figanım
İçinde bulunduğumuz bu çalkantılı bulanık günlerde feryadım şu dur ki;
Atatürk’ümüzü doğru yorumlayabilmek ve yansıtabilmek bilerek ya da bilmeyerek bir hayli zor olmuş, kiminin işine gelmemiş, kimi kendini yormamış kimi kolayından çözmeyi seçmiş, kimilerinin de ruhu, algısı kişiliği yetmemiş. Öz metin ve şahsımın anladıklarını değişik şekilde yapmaya özen gösterdim.
İşte Atatürk’ümüzün Başkanlık Sistemine verdiği cevaplardan biri;
Arkadaşlarımız içinde Başvekillik yapacak zevat çoktur.
Türkiye Cumhuriyetinin yeni tazecik bir fidan gibi kök salmaya dallanıp budaklanmaya tam da gelişmeye serpilmeye başlayacağı yıllarda  (1929,30) çıkan ekonomik sıkıntı ve yönetim bunalımı dolayısıyla bir boşluk baş göstermiştir. Bu bunalımdan istifade etmek isteyen Türk Devriminin özel ve biricik sistemini, yapısını kavrayamayan halkı sürekli güdülmek zorunda olan devingen bir güruh olarak gören ve aslında mandacı zihniyet fırsatı değerlendirip olayları kendi istedikleri gibi kullanılacak zeminleri hazırlamak üzere hem TÜRK halkını hem de Ulu önderin mecburi İRADE koyuşunu bahane ederek Ulu Önderimiz M. K. ATATÜRK’e birçok yerde sıkıştırıcı manipülasyonlara açık, halkın kendini yönetme sistemini bozan kanunsuz iş ve işlemlere cevap çıkartacak, sorular sormayı ve de istedikleri gibi açıklayarak emellerini gerçekleştirecek her yolu düzenlemeyi ihmal etmemişlerdir.
Fakat bütün arkadaşlarım dâhil olmak üzere Milletin gönüllündeki eğilimin benim Başbakan, olmam yönündedir. Şu ve ya başka bir zorunluluk karşısında Cumhurbaşkanı olmama rağmen tam bir alçak gönüllülükle (kemali tevazu) ile baş tacı kabul ederek eksiksiz yüksünmeden gocunmadan tam yapmaya elverişliyim.
Bu takdirde benim riyaset-i cumhuru uhdemde bulundurmanın elbette imkân-ı manisi yoktur.
Bu durumda benim Cumhurbaşkanlığını da aynı zamanda gerçekleştirmemin bir engeli yoktur.
Benim alacağım bu yeni vaziyeti muhtelif tarz ve manalarda sui tefsir etmek Türk Milletinin efkârını teşviş edecek tarzda izahla kalkışmak hiç de makul ve mantıklı değildir.
Bu güne kadar yaptıklarım minnet duyan Milletin gönlünde sadece şahsıma uygun bulduğu, bu yeni duruma çeşitli anlamlar biçimler yükleyecek ve de Türk Milletinin acısını, yoksulluğunu, yoksunluğunu kendi isteklerine göre yapılandırıp, gereceğinden ayırarak biçimlendirerek yönlendirerek açıklamaya kalkışmak, acınacak kadar gerçeğe aykırı ve mantıklı değildir.
Amerikan sistemini memleketimize tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim. Sistemsiz ve kanunsuz tarzda reisi cumhurlukla başvekâleti birleştirmeyi hiç düşünmedim. Ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malumdur zannederim.
Amerikan sistemini memleketimize uygulamayı hiç düşünmedim ve de sistemsiz ve kanunsuz olarak Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlığı da birleştirecek adam olmadığım, bütün millete de malumdur, zannediyorum.
Bu günkü şeriat içinde bir hükümetin millet ve memleket menfaati için takviyesi ile masruf herhangi sözümü bin türlü malayanilerle istismar etmeye kalkışmak isteyenler, çok bedbaht adamlardır. 
Bu günkü kurallar dâhilinde bir hükümetin millet ve memleket gelişimini desteklemek üzere yaptığım beyanları ve herhangi sözümü bin türlü anlama ve saptırmalarla amaçları doğrultusunda kullanmaya kalkışmak isteyenler, bedavacı haksızlardır. Baş muhabire söylediğim sözler benim ağzımdan çıkmış ve gerek oldukça tekrar edeceğim sözlerdir.
            “Akşam gazetesi başmuharririne söylediğim sözler, benim ağzımdan çıkmış ve icabında daima tekrar olunacak sözlerdir.” (M. Kemal ATATÜRK)
Demeç ve sözler bugün anlaşılmak için biraz çaba istese de son derece açık ve kesin dille seslendirilen bu beyan umarım günümüze, özellikle yaşadığımız önemli yol ayrımına, ışık tutacaktır. Atatürk’ümüz Ulu önderimiz birçok konuda olduğu gibi yine önemli kurallar ve kaideler bırakmış yine bize düşen Devrim Kâmili vatandaşlar olmaktır. Sorumluluk yalnızca bizi yönetenlerin değil, ayrı ayrı her vatandaşın omuzlarındadır.